Bereketli Topraklar Üzerinde
“Bereketli Topraklar Üzerinde”, Orhan Kemal’in 1954 yılında yazdığı, Çukurova’da ırgatlıkla geçinen obadaş üç genç üzerinden anlattığı bir uzun öykü. Karşılıklı konuşmaların yoğun biçimde kullanıldığı öyküde, yurdun varlıklarının eşitsiz paylaşımıyla yoksullaştırılan halkın durumu, adaletsiz gelişimin, çarpık kentleşmenin neden olduğu sorunlu değişimin çirkin yüzü aktarılıyor.
Türk yazınında, Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Şevket Bulut, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Abbas Sayar gibi “toplumcu gerçekçi” yolunun akla gelen ilk yazarlarından biri olan Orhan Kemal’ın bu romanı, yazarın, “Yaz Yağmuru” adlı betiğindeki “Uyku” adlı öyküsünü çağrıştırıyor. Berna Moran, Edebiyatta Kuram ve Eleştiri adlı betiğinde, yazar, yapıt, okur arasındaki ilişkiyi, Orhan Kemal’in yazarlık biçemiyle; “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanını eleştirerek açıklar.
“Bereketli Topraklar Üzerinde”, o öyküde olduğu gibi, işçi haklarının yok sayıldığı ortamı temel alıyor; çırçır fabrikasında, kadını erkeği, genci yaşlısıyla bir arada çalışan yoksul işçilerin, yaşadıkları zorlukları, tüzesiz yaklaşımları, toplum yapısının yozlaşmasını vurguluyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası egemen olan bozuk düzenin Türkiye’deki yansımalarını aktaran yapıt, 1980 yılında, Erden Kıral’ın yorumuyla görmüğe uyarlandı. “Bereketli Topraklar Üzerinde” kişiliklerin örselendiği, emeklerin sömürüldüğü, iyi kalabilmenin olanaksızlaştığı çarpık düzeni olanca yalınlığı ile aktarıyor.
BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNE'den...
Irgatbaşı üç arkadaşı birbirinden ayırmıştı. İflahsızın Yusuf, Kirli Koza’da çalışıyordu. Tarladan tozu toprağıyla gelip doldurulmuş kirli kozaların bulunduğu mağaza, fabrikanın gün batısında, yan yana on beş depodan biriydi. Bu depolar her yıl fabrikaca satın alınan kirli pamuk kozalarıyla dolar, bütün mevsim işlenir, şif denilen kuru kabuğundan, daha sonra da çırçırlarda tohumundan ayrılan kirli kozalar artık kirli kozalıktan çıkar, pamuk olur, sonra da fabrika iplikhanesinde pırıl pırıl makinelerden geçirilecek iplik, iplikler de dokumahane tezgahlarında bez haline getirilirdi.
Dışarının soğuğuna karşılık koza mağazasının içi hamam gibiydi. Ellerindeki «yaba» denilen kocaman kocaman tahta çatal, ya da demir tırmıklarla koza yığınına girişen on bir ırgat, kozaların müthiş tozundan korunmak için ağızlarını, burunlarını paçavralarla sarmışlardı. Her yaba vuruşta koza dağından parçalar kopuyor, ya da çürük bir duvar yıkılıyor, toz bulutları tavandaki ufacık ampulün sarı ışığını körleştiriyordu.
Bu mağazalar çırçırlar’ın bulunduğu, yani pamuğun tohumundan ayrılma işinin yapıldığı yerden uzak olduğu için, ırgatbaşı sık sık kontrola gelemiyordu. Mağazadaki on kirli Kozacı’ya Halo Caferi baş yapmıştı. Kısa, kalın biri olan Halo Cafer asıl patoz ırgatıydı. Bilek gibi kalın kapkara bıyıklı esrarkeş bir kürt. Türkçesi bozuk mu bozuk, aksi, hemen öfkelenip kavga çıkarıveren biri. Arkadaşları ondan çok çekinirlerdi. İflahsızın Yusuf’a sertçe:
– Ulan Yusuf, dedi. Git dur kapıda da bir cigara sarak!
Yusuf tozdan bunalmıştı, canına minnet, elinden yabayı attı:
– Olur ağa, olur Cafer ağa . . .
Dışarı çıktı. Hava tertemizdi. üst üste kokladı. Sonra bir kıyıya çömeldi. Makine dairesinin gece gündüz, bir an ile durmayan, kocaman, dev bir nabız gibi atan sesini uzun uzun dinlerken, gözü gecenin içinde upuzun fabrika bacasına takıldı. Bacanın ağzından beyaz dumanlar savruluyordu tertemiz ama soğuk karanlıklara.
Burun deliğinden birini tıkayıp öbüründen hıhladı, elinin tersiyle sildi. « …hikmeti hüdâ! İnsan dediğin gerçekten de bir kanatsız kuşmuş. Buna da şükür. Lakin bizim uşaklar ne yapıyor ola? Ali, en çok da Ali. Gücüne kuvvetine güveniyor, deli. Köy yerinde üç kişi vızgelirmiş de ırgatbaşıya karakucak girişecekmiş. Akıl mı şu? Şehir burası. Burda karakucak söker mi? üçün beşin yoluna bakmaya mı geldik şehire, karakucağa mı?»
Mağazada bir kibrit çakıldı. Yusuf döndü, baktı. Güldü usulcacık. Esrarlı cigaranın ateşlendiğini anlamıştı ya, nesine gerekti. Oysa bir bilseler koza mağazasında cigara içildiğini, hepsinin tozunu atarlar, duman ederlerdi. Ederlerdi ya, büsbütün içilmediğine inanamayan fabrika sahibi, zaman zaman tatlı uykusunu bırakıp, hiç kimseye haber vermeden, fabrikaya, çokluk da koza mağazalarına geliverirdi. Yusuf ilk zamanlar bu işe razı olmadı. Hemşerilerinin kozaları tutuşur da yangın tekmil fabrikayı sararsa? Mal ha hemşerilerinin, ha kendilerinin. Sonra «Neme lazım” diye düşünmeğe başladı. «Halo Cafer’in sağı solu yok. Böyle böyle düşündüğüm kulağına çalınır da Allahımı şaşırtır!»
En iyisi, kozaların tutuşmamasını Cenabıallah’tan dilemekti. Ağzını gere gere esnedi, yeniden baktı. Tutuşturulmuş esrarlı cigara elden ele dolaşıyordu, her zamanki gibi. Ağanın yerden bitercesine çıkıverdiğini onlar da biliyorlardı. İşi çabucak bitirip kafaları tuttuktan sonra cigarayı «Boğdular», yani söndürdüler. Halo Cafer kalın kalın:
– Yusuf, dedi. Gel babam gel!
Çömeldiği yerden kalktı. Taa karşılarda karaltılar. Dikkatle baktı: Tamam. Çırçırlara kirli koza taşıyan arkadaşları dekovili ite ite geliyorlardı. Haber verdi. İş hemen, her zamanki gibi yeniden başladı.
Köse Hasan Sulu Koza’ya verilmişti.
Çırçır dairesinin arka bölümündeki sulama makinesinde ıslanıp tavını almış pamuk kozaları, çinko arkalıklarla bir başka mağazaya, Pehlivan Ali’nin çalıştığı kırma makinesine taşınıyordu. Kırma makinesinde kabukları kırıldıktan sonra da şifleme makinelerine taşınıyor, tohumlu pamuk kırılmış sert kabuklarından ayrılıyordu.
Sekiz sulu kozacı’nın sekizi de, çinko arkalıklarından sızan kirli sularla iliklerine kadar sırılsıklamdılar, titreşiyorlardı. Sulu kozacılık, bir yerden bir yere on iki saat sulu koza taşımaktan başka bir şey olmayan kaba hamallıktı. Kaba hamallıktı ama, cam yerine ıslak çuval geçirilmiş pencerelerden vuran ayaz, içerisini buz dolabına çevirdiği için, burada çalışanlar çoğu zaman kötü kötü öksürmeğe başlar, çok geçmeden de zatürreeye yakalanırlardı.
Çenesine doğru sıklaşan boz kıllı, kupkuru yüzüyle Köse Hasan ötekilerden daha çok titriyordu. Avuçlarını birbirine sürdü, hohladı, koltuk altlarına soktu, olmadı. Titreme içinden, içinin derinliklerinden geliyordu.
Bir ara öyle titremeğe başladı ki:
– Abarruuuuh, dedi, abarruuuuh!!
Yanındaki iş arkadaşı, kara kuru bir oğlan:
– Ne o? diye güldü. Yiyemedin mi?
– Yiyemedim kardaaş, yiyemedim. Yenecek gibi değil. İçimde bir şeyler oluyor…
– Ne oluyor?
– Bilemiyorum.
– Sizin memlekette soğuk olmaz mı?
– Olur, olur ya, buranın soğuğu beter!
– Beter meter. Para hatırı için dayanacaksın. Paşa babanın konağı değil burası!
Hasan alınmadı. Çinko arkalığı da dolmuştu zaten, sırtlayıp Pehlivan Ali’nin tek başına çalışmakta olduğu kırma makinesine seğirtti. lrgatbaşı güçlü kuvvetli gördüğü Pehlivan Ali’yi kırma makinesine vermişti. Kuvvetli bir volanın sertçe çevirdiği kırma makinesi, pamuk kozalarının sert kabuklarını kırıyor, kırık kabukların tohumlu pamuktan temizlenmesi için şiflemelerden geçmesi gerekiyordu.
Şiflemeler kırma makinesinin karısında, yan yana üç taneydi. Yanık tahtalı tavanından toz salkımları sarkan odanın makine şakırtısı yüklü havasında pamuk tozları uçuşuyor, duvarlar, döşeme tahtaları, işçiler, eli yüzü karalı makinistler sarsılıyorlardı.
Pehlivan Ali kırma makinesinin ağzında dikiliyordu. Bir başka bölümdeki sulama makinesinden geçip ıslatıldıktan sonra, tavını alması için arka mağazalarda bir süre bekletilen kazalar, dokuz kişilik bir işçi kadrosu tarafından çuvallarla ve sırtta taşınarak Pehlivan Ali’nin ·yanına çıkarılıyordu.
Ali, kuvvetli elleriyle kavradığı çuvalı makinenin ağzından içeri, kalın lama demirlerinin dakikada bin beş yüz devir yapan fırtınasına boşaltıyor, bu fırtınada parçalanan kozalar, makinenin önünden savrulup birikiyor, şiflemecilerse, bunları şifleme makinelerine taşıyorlardı.
Şifleme makinelerinden geçip, kırılmış kabuklarından ayrılan tohumlu pamuğa Kütlü deniyordu. Kütlüçüler örme kamış sepetleriyle bu kütlüleri çırçır makinelerine götürüp, her makinenin arkasındaki tahta sandığa boşaltıyorlardı. Dışardaki ensiz, uzun salonda, karşılıklı on sekizerden otuz altı çırçır makinesinden her birinde bir işçi oturuyor, elindeki değneği makinenin önünde dönen ve işçinin avuç avuç attığı kütlüyü yutan silindirler arasında sağa sola kullanarak, makinenin iyice yemesine yardım ediyordu.
Çırçır makinesinden geçen kütlü ise tohumundan ayrılmış, saf pamuktur artık. Makinelerin önünde içyağı kadar beyaz, hafif, yığınlardır. Çukurova’nın bereketli topraklarından binler, on binlerce insanın çabası, alınteri, emeğiyle elde edilen Beyaz Altın!
Pehlivan Ali ilkin işini çok yadırgamıştı. Sarsıntı, toz, makine şakırtısı, vınıltı, uğultu… Ama ne olursa olsun, memnundu. Şehri görmüş, köy yerinde başkalarına ballandırarak anlatacağı neler de neler öğrenmişti. Köy yeri, köylüler kafasından uğultuyla geçiyordu. Gün geliyor, Ali köye dönüyordu. Kahveye gidiyordu tabii. Veli’nin trende kendilerine yaptığı gibi, resim çıkarıp gösteriyor, köylüsünün aşan bakışları önünde gururlu:
«Siz bilmezsiniz!» diyor. « …siz şehre inmediniz ki! Çukurova gibi var mı? Görseniz, dilinizi yutarsınız!»
Ter içindeydi. Koza çuvallarıyla gelen işçilerin bitmez tükenmez zinciri rahat rahat köyünü düşünmesine bırakmıyordu. Dolu çuvalıyla dayanan işçiden aldığı çuvalı makinenin dört köşe ağzından boşaltıp boş çuvalı geri verirken, yeni bir dolu çuval dayanıyordu önüne. Alıyor, boşaltıyor, geri veriyor, yenisi, sonra yine yenisi, daha daha yenileri. Bu hiç duramamacasına böylece sürüp gidiyordu.
Geniş çeneli, yuvarlak erkek yüzü terli terli parlıyordu. lçliği, bacaklarına yapışan donu su gibiydi. En çok da kötü kötü kaşınan kıllı göğsü.
İşe alıştıkça kaşınma, boğazındaki gıcıklanına geçti. O kadar ki, kozaları çuvalıyla alıp makinenin ağzından dökerken, gözleri çevrede dolaşmağa, kapıdan dışarlara, dışardaki çırçır makinelerinin üzerindeki beyaz başörtülü kadınlara, saçılan pamukları uzun saplı süpürgeleriyle, toplayan «Süpürgeci» kızlara kayıp tatlı tatlı iç çekmeğe başladı.
Sabahın altısında çırçır ustasından emir alan ırgatbaşı, fırıldaklı düdüğünü sertçe öttürdü. Atölye istop etti. Çırçır makinelerinin üzerindeki işçiler indiler. Şifleme, Kırma, Sulukoza’nın bütün işçileri, terli, yorgun, sırılsıklamdılar. Süpürgeci kızlar da süpürgelerini birer yana bırakmışlardı. Herkes karnını doyurmak için birer kıyıya çekildi. Kadınlarla kızlar büyük mengenenin önüne toplaştılar. Çıkınlar açıldı, yiyecekler serildi: Ekmek, peynir, tahin helvası, kara zeytin, kuru soğan ya da yağı donmuş mercimek çorbası, bulgur pilavı, duru suda kaynamış nohut… İştahlı ağız şapırtılarıyla yeniyor, gülünüyor, hatta gevrek kahkahalar yükseliyordu arada.
Erkek işçilerden bir çoğuysa, yemek içmeyi unutmuş, cigara içmek için helaların yolunu tutmuşlardı. üç arkadaş da arka mağazalardan birinde, çarşı somunuyla kara zeytine bağdaş kurmuşlardı, sessiz. Pehlivan Ali’nin gözleri yanıyordu, biber ekelenmişcesine. Ilık ılık terliyordu üstelik. Ortalık iyice soğuktu oysa. Kaba avuçlarıyla terli kaşlarını sildi:
– İler tutar yerim kalmadı vallaha!
Köse Hasan ıslak ceketiyle içliğini çıkarmıştı. Sarsıla sarsıla titriyordu:
– Benim? Benim ya? Donuyorum. Bir tuhaf soğuğu var buranın. Bedenime soğuk sular işledi tekmil, cımcılık oldum!
İflahsızın Yusuf, Köse Hasan’ın kuru gövdesine korkuyla baktı:
– Aman deyim Hasan, ayağını sıkı bas!
– Niye? dedi Hasan.
– Hasta masta olup molma başımıza da…
– Taksirat. Ben sıkı basıyorum ama, tecelli. Emmim fıkara. Ölüm dediler mi cini tepesine çıkmaz mıydı?
Ali onları dinlemiyordu:
– Lâkin, dedi, burda zorlu avratlar var ha değil mi?
Yusuf’un kaşları çatıldı:
– Ayıp ayıp… Sen de evli sayılırsın…
Ali ensesini kaşıdı:
– Amaaan sen de Yusuf. Ne ayıbı? Bir nokta koy gayıp olsun!
Yarım saatlik yemek molası bitince ırgatbaşı keskin düdüğünü yeniden öttürdü. Çırçır ustası mermer levhada şalteri itti. Bütün makineler döşeme tahtalarını, duvarları sarsarak çalışmağa başladılar. Her şeyde koşan, tozlu bir sarsıntı vardı. Elinde sopasıyla ırgatbaşı, işçilere rasgele vuruyordu. Az sonra atölye doludizgin çalışmağa başladı. Çırçır avuç avuç kütlü yiyor, içyağı gibi bembeyaz, kucak kucak pamuk kusuyordu.
En kabası on bir, on iki yaşında «Pamukçu” oğlanlar, paramparça üstbaş, yalın ayaklarıyla koşuyor, büyük mengenenin ordaki dört köşe deliğin önüne kucak kucak pamuk taşıyor, bu işi oyun oynar gibi yapıyorlardı. Arada üçü, dördü pamukların aralarına yuvarlanıyor, alt alta, üst üste boğuşuyorlardı. Bu boğuşma uzayıp, çırçırların önlerinde pamuklar birikti mi süpürgeci kızlar içerliyor, ırgatbaşı ifrit olarak koşuyordu. Ana, avrat, din iman… elindeki sopayla nereleri rastgelirse, kovalıyordu çocukları işlerinin başlarına.
b. 58-64
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız