Title Image

Fahrenhayt 451

Ray Bradbury
Françoise Truffaut

Fahrenhayt 451

Fahrenhayt 451, içerikle ilintili çağrışımlar yapan bir ada sahip. Yazıldığı yıllarda geçerli bir kabulle, kitap kağıdının yanma, daha doğru bir söyleyişle tutuşma ısısı olan 451 Fahrenhayt, betiğe ad olarak verilmiş.
Ray Dougles Bradbury’nin, 1951 yılında yayınlanan bilim kurgu türü temelli romanı, kitaplar üzerinden bir gelecek zaman öyküsü anlatıyor.
Gerçekleşmeyecek denli kötü geleceğe ilişkin yazılan kestirimler, François Truffaut yorumuyla 1966 yılında sinemaya uyarlanmış.

Fahrenhayt - 451' den

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi gün.
Kaç kez evinin dışına çıktığında Clarisse de dünyanın bir yerlerinde, oluyordu. Bir kez ceviz ağacını silkelerken gördü onu, bir kez çimenlerin üzerinde mavi bir süveter örerken gördü, üç dört kez kapısının önünde çiçek demetleri veya küçük bir torba kestane veya beyaz bir kâğıda iğnelenmiş sonbahar yapraklarını kapısına iliştirilmiş buldu Montag.
Her gün köşeye kadar Clarisse onunla yürüdü.
Bir gün yağmur yağıyordu, ertesi gün hava açıktı.
Diğer bir gün rüzgâr sert esiyordu.
Bir sonraki gün hava durgun ve ılıktı, durgun günün ertesi günü ise yazın en sıcak günlerinden biri gibiydi ve Clarisse, öğleden sonra geç saatlere kadar güneşte yüzünü yaktı.
Bir keresinde, metronun girişinde, “Neden acaba,” dedi Montag, “seni uzun yıllardan beri tanıyormuş gibiyim?”
“Çünkü senden hoşlanıyorum,” dedi Clarisse, “ve senden hiçbir şey istemiyorum. Çünkü birbirimizi tanıyoruz.”
“Kendimi yaşlı ve tıpkı bir baba gibi hissetmeme neden oluyorsun.”
“O halde açıklamalısın,” dedi Clarisse, “eğer çocukları bu kadar çok seviyorsan, niçin benim gibi bir kızın olmadı senin?”
“Bilmiyorum.”
“Şaka yapıyorsun.”
“Yani…” Montag durdu ve başını salladı. “Şey, karım, o… o hiç çocuk sahibi olmak istemedi.”
Clarisse gülmeyi bıraktı. “Üzgünüm. Benimle gerçekten dalga geçtiğini sanmıştım. Ben bir budalayım.”
“Hayır, hayır,” dedi Montag. “İyi bir soruydu. Uzun zamandır kimse bunu soracak kadar umursamamıştı. İyi bir soruydu.”
“Haydi başka bir şeyden konuşalım. Sen hiç kuru yaprakları kokladın mı? Tarçın gibi kokmazlar mı? Al. Kokla.”
“Hey, evet, bir bakıma tarçın gibi kokuyor.”
Clarisse parlak koyu renk gözleriyle ona baktı. “Sen hep şaşırıyorsun.”
“Bunlar için hiç zamanım olmadı”
“Sana anlattığım gibi, tabelaların boylarının nasıl uzatılmış olduğuna baktın mı?”
“Zannederim. Evet.” Gülmek zorunda kaldı.
“Gülüşün eskisinden daha hoş.”
“Öyle mi?”
“Çok daha rahatlamış.”
Montag kendini rahat ve huzurlu hissetti. “Niçin okuluna gitmiyorsun? Her gün etrafta aylak aylak gezerken görüyorum seni.”
“Ah, onlar benim eksikliğimi hissetmezler,” dedi Clarisse. “Ben anti-sosyalim, öyle diyorlar. Onların arasına karışmıyorum. Çok garip. Ben aslında çok sosyal biriyim. Bu tümüyle, sosyalle ne kastettiğinize bağlıdır, değil mi? Bana göre sosyal demek, bu gibi şeyler hakkında konuşmak demektir.”
Ön bahçedeki ağaçtan dökülen kestaneleri çatırdattı. “Ya da dünyanın ne kadar tuhaf olduğundan söz etmektir. İnsanlarla birlikte olmak güzel. Fakat bir grup insanı bir araya getirerek, sonra da benim konuşmama izin vermemek sosyallik değildir bence. Ya sence?
Bir saat televizyon dersi, bir saat basketbol veya beyzbol ya da koşu, diğer bir saat çalgı uyarlama tarihi dersi veya resim ve yine spor, fakat biliyor musun biz asla soru soramayız veya çoğunluğumuz yapamaz; onlar cevapları sana boca ederler, bing, bing, bing ve biz dört saat daha orada oturup film-öğretmeni seyrederiz. Bu benim için hiç de sosyal değil.
Bir sürü huniler, içlerine su boşaltılıyor, altlarından dökülüyor, onlar bize bunun şarap olduğunu söylüyor, oysa değil. Günün sonunda, bizi o kadar yoruyorlar ki, hiçbir şey yapamadan yatağa girmek, çevredekilere sataşmak için lunaparka gitmek, büyük çelik topla cam kırılan yerde camları kırmak, araba parçalanan yerde arabaları parçalamaktan başka bir şey yapamıyoruz.
Ya da arabalarla caddelerde yarış yapmak, sokak ışıklarının direklerine en yakın kim geçecek diye denemek, ‘korkak’ oynamak ve ‘jant kapaklarına çarpmak’tan başka. Sanırım benim için her söyledikleri doğru. Hiç arkadaşım yok. Bunun da benim anormal olduğumu kanıtladığı varsayılıyor.
Fakat tanıdığım herkes bağırıyor vahşiler gibi, dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Dikkat ettin mi, bugünlerde insanlar birbirilerini nasıl incitiyorlar?”
“Çok yaşlı biri gibi konuşuyorsun.”
“Bazen yaşlıyım. Benim yaşımdaki çocuklardan korkuyorum. Birbirilerini öldürüyorlar. Hep böyle mi olageldi? Amcam aksini söylüyor.
Sadece geçen yıl, altı arkadaşım vuruldu. On tanesi araba çarpmasıyla öldü. Onlardan korkuyorum. Korktuğum için onlar da benden hoşlanmıyorlar.
Amcam diyor ki, büyükbabası çocukların birbirilerini öldürmedikleri zamanı hatırlarmış. Fakat bu, onların her şeyinin farklı olduğu çok eski günlerdeymiş. ‘Onlar sorumluluğa inanırlardı,’ diyor amcam.
Biliyor musun, ben sorumluluğa inanırım. Yıllar önce hak ettiğimde, kıçıma şaplağı yerdim. Evin tüm alışverişini yapar ve ellerimle evi temizlerdim de.
“Fakat hepsinden çok,” dedi Clarisse, “insanları izlemeyi severim.
Bazen bütün gün metroya biner, onlara bakar ve onları dinlerim. Yalnızca kim olduklarını, ne istediklerini ve nereye gittiklerini kestirmek isterim.
Bazen lunaparka gider, gece yarısı şehrin sınırında yarıştıklarında jet arabalara binerim. Onlar sigortalı olduğu sürece polis pek ilgilenmez. Herkesin on binlik sigortası olduğu sürece, herkes hayatından memnun. Bazen gezinirim ve metrolarda insanları dinlerim. Ya da büfelerde dinlerim ve biliyor musun neyi?”
“Neyi?”
“İnsanlar hiçbir şey konuşmuyorlar.”
“Hayır, konuşmaları gerek!”
“Hayır, hiçbir şey konuşmuyorlar. Çoğunlukla, arabaların, elbiselerin ve yüzme havuzlarının isimlerini sayıyorlar ve ne kadar harika olduklarını söylüyorlar. Hiç kimse diğerlerinden farklı bir şey söylemiyor.
Çoğu zaman kafelerde, şaka makinalarıyla oynarlar ve çoğunlukla aynı şakalardır ya da müzikli duvarın ışıkları yanar ve tüm renkli şekiller aşağı yukarı iner çıkar, fakat sadece renkler, soyut hepsi.
Müzelerde hiç bulundun mu? Hepsi soyut.
İşte, şimdi olanlar bunlar.
Amcam bir zamanlar farklı olduğunu söylüyor. Eski zamanlarda bazen
resimler bir şeyler söylermiş, hatta insanları bile gösterirmiş.”
“Amcan söylüyor, amcan söylüyor. Amcan olağanüstü bir adam olmalı.”
“Öyle, elbette öyle. Şey, ben artık gitmeliyim. Hoşça kal, Bay Montag.”
“Hoşça kal.”
“Hoşça kal…”

 

"Bilgi Paylaştıkça Çoğalır"
No Comments

Post a Comment