Title Image

Anadolu Manzaraları

Ahmet Hikmet Birand
Ahmet Hikmet Birand

Anadolu Manzaraları

Günümüzde yalnızca tarıma dayalı sanayisi ile adını duyduğumuz, neredeyse bisküviyle özdeşleşen Karaman’ın Türk geçmişindeki önemi giderek unutuluyor. Derin kültür izlerinin doruğa ittiği Karamanlılardan ikisi, sinema ve yazın dünyamızın şahikaları olarak iz bırakıp giderken, Karaman’ın geride kalması ve tek bir yönüyle anılır olması üzüntü verici. Türk sinemasının yüzakı Karaman Beyi Metin Erksan ve yurdunun ağaçlarıyla, çiçekleriyle dertlerini bir edip onlara kol kanat olmaya ömür harcamış bir diğer Karaman Beyi Ahmet Hikmet Birand, Karamanlıların herşeyden daha çok övünç duyacakları değerlerdir, dense yeridir.

 

Türkiye’de doğa ve çevre bilincinin yeşermesinde öncülüğü tartışılmaz olan Prof. Dr. Ahmet Hikmet Birand (1904-1972) yurdunun tüm değerlerine yalnızca kol kanat olmakla yetinmemiş, Yunus Ata gibi yaratılan her şeyi Yaratan’dan bir parça olarak görmüş ve özünün insancıllığına özgü yaklaşımla, onlara dil olmuş.

 

Alıç Ağacı ile Sohbetler, Keltepe ormanlarında Bir Gün, Anadolu Manzaraları gibi yapıtları, mesleki bilginin verdiği derinlemesine inceleme yeteneğiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda sanatsı yönü öne çıkan güçlü öyküleri kapsıyor. Bir solukta sözüyle anlatılacak okuma kolaylığı, Ahmet Hikmet Birand’ın öykücülüğünün yanısıra Türk dilinin incelikleriyle okura ulaşma ve duygudaşlık oluşturma başarısının da bir göstergesi.

 

Anadolu Manzaraları adlı yapıtında yer alan sekiz ayrı başlıktaki yazılardan At ve Asfalt adlı öyküsü, Ahmet Hikmet Birand’ın yazdığı herşeyin okunması gerektiğinin güçlü bir dayanağı:

 

At ve Asfalt

 

Hiç unutamayacağım, bu anlattıklarımdan da, daha anlatmadıklarımdan da, hepsinden korkunç bir at düşmesi de şöyle olmuştu: Karşıdan yine bu yoldan, çuvallarla yüklü bir araba geliyordu. Dikkat ettiniz mi hiç? Atlar asfaltta ne kadar hesaplı, ne kadar çekingen adım atarlar. Hele asfalta ilk ayak atıp da adımlarını yolun kaypaklığına alıştırıncaya kadar nasıl korkarlar, ürperir, titrerler. Karşıdan gelen arabanın atları ayaklarını caddeye uydurmuş olacaklardı. Tırıs geliyorlardı. Arkadan korna çalan bir otomobile yol vermek için arabayı kullanan adamcağız dizginleri birden sağa çekti. Bu beklenmedik karışma yüzünden arabanın solundaki hayvanın yürüyüş düzeni bozuldu, kaydı; nalları yolun kumlarından kıvılcımlar çıkararak devrildi düştü. Bir çırpındı ve kaldı. Kalkmıyordu. Atın durumunu yukardan iyi göremeyen adamcağız da habire kamçı sallıyordu. Oradan geçenlerden birisi yaklaşarak elini kaldırdı; vurma hemşerim vurma, kalkamaz, dedi.

 

 

Vurma hemşerim vurma, kalkamaz

 

Yan kayışları altına gelmiş, dört ayağı da göğe dikilmişti. Kımıldamasına, davranmasına imkan yoktu. Adam arabadan indi. Falakanın, kayışların iyice gerilmiş, hayvanın üzerine yaslandığı okun kırılmış oldugunu gördü. Kayışları çözmeğe gücü yetmiyordu. Fakat hayvan pek acıklı ve zor bir durumda idi: Korkmuş, gövdesi okun, ayakları kayışların üzerinde, başı yere yaslanmış, burun delikleri açılmış, nefesi yolun tozlarını üflüyor; yaşadığı da ancak bundan belli oluyor. Gözleri pörtlemiş boşlukta bir noktaya dikilmiş, boş, bomboş bakıyorlar. Herhalde sırtı, böğrü, üzerine yaslandığı kaburgaları, her yanı korkunç ağrılar, sızılar içinde olacak; ama gık bile demiyor. Çünkü o, kederli zamanlarında degil, ancak sevinçli zamanlarında seslenen, kişneyen soydan. Şu anda çektiği ızdırabı da yüzyıllar boyunca soyunun sopunun yaptığı gibi o da sessizce geçiştirmeye çalışıyor.

 

Hayvanı çabuk kurtarmak için kayışları kesmek lazımdı. Ama kıyılamıyordu. Şaşkınlık kısa da olsa, şöyle yap, böyle yap sözleriyle biraz sürdü. Nihayet oraya toplananlardan bazılarının yardımıyla kayışlar çözüldü. Hayvan cadde üzerine ayaklarını uzatarak boylu boyunca serildi kaldı. Ölü gibi idi, hiç kımıldamıyordu. Arabacı hayvanı azarlamaya, tekmelemeye başladı. Fakat o hiç aldırış etmiyor, kılını bile kıpırdatmıyor, gözlerini boşlukta diktiği noktadan ayırmıyordu. Ama o gözler… Aman ne korkunç şeylerdi onlar… Her şeyi gizlemeye çalışan o gözlerden her şey anlaşılıyor gibi idi. Hayvancağız, kaderi yularıyla elimize verileli geçen uzun yüzyılların macerasını gözden geçiriyor, aramıza karışmasındaki, hayır, karıştırılmasındaki biricik sebebin bize hizmet etmek olduğunu, sadakatla görmeye çalıştığı işinden onu bir kazanın alıkoyduğunu düşünüyor ve “Bunları etrafımdakilere sezdirirsem benim öteki evcillerden, kediden, köpekten, keçiden ve arslandan ne farkım olur?” dermiş gibi acıları da, sevinçleri de, iyi ve kötü düşünceleri de belli eden gözlerine kayıtsız, manasız bir hal vermeye uğraşıyor gibi idi. Binlerce senelik uzlaşma ve anlaşma bir anda bozulmuş, onunla bizim aramızda derin bir uçurum açılmıştı. Artık o başka bir alemde yaşıyor, azar, kötek vız geliyor; öfkesini, isyanını inatçı bir vurdumduymazlıkla belirtmeye çalışıyordu.

 

 

Vurma hemşerim vurma da hayvanı bir okşa

 

Demin arabacıya seslenen adam hayvanın derdini anladı: Vurma hemşerim vurma da hayvanı bir okşa, dedi. Sahibi hayvanı okşayınca o pörtlek gözlerde bir sevinç kıvılcımı parladı. Ürpere ürpere sanki bin yıllık, on bin yıllık bir uykudan uyanıyordu. Davranmaya başladı; sıçradı kalktı. Onu hiç uyanmak istemediği bu sıkıntılı uykunun kâbuslarından kurtaran tılsım bulunmuştu: Bu, sahibinin elleri idi. Ama bu eller, az önce gördüğü onu pataklayan hoyrat eller değil, evvel zaman içinde onu bize kazandıran ve deminki kazanın artık kabahat sayılmadığını anlatan okşayıcı ellerdi. Demek ki onun başka ve fazla bir isteği yoktu.
Benim şimdi asfaltlı caddelerde, hele donlu havalarda, sakına sakına adım atan atları gördükçe yüreğim hop hop eder.

 

"Bilgi Paylaştıkça Çoğalır"
No Comments

Post a Comment